Kullanıcı Adı: Save?
  Şifre:
Ana Sayfa Rsm_Yükle Giriş Yap Kayıt

+ -->Anormaliz.Com Alemin £n Geyik Forum Sitesi<--  » Anormaliz  » Ciddi Haber Ajansı » Ateş Hattı (Moderatör: seyyah)Konu:
 SEVR Dün Yeniden YAŞANIYOR (Yazı Dizisi ) Okuyun
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: SEVR Dün Yeniden YAŞANIYOR (Yazı Dizisi ) Okuyun  (Okunma Sayısı 470 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
seyyah
Anormal S.Moderator
*

Karizma Puanı: 236
Offline Offline



-->Anormaliz.Com Anormalist Insanların Adresi<--
Mesaj Sayısı: 13081

Cinsiyet: Bay
Nerden:

Aktiflik
Seviye
Deneyim


..::Ruh HaLim::..





« : 16 Ağu 2009, 00:00:25 Paz »

 

 

SEVR Dün Yeniden YAŞANIYOR 1
                                                                              
                        
               
                                                                  
                           
               
            
                                          

Cemiyetin kurucuları arasındaki rahip Frew İngiliz istihbarat ajanıydı
ama padişah onu Osmanlı Devleti’nin nişanını vererek ödüllendirmişti
SEVR Dün Yeniden YAŞANIYOR
ÇETİN YETKİN’in yazı dizisi


Emperyalizmin siyaseti dünden bugüne aynı...
MustafaKemal Atatürk, oynanan büyük oyunu böyle özetlemişti: Ermeni PatriğiZaven Efendi de, Mavri Mira heyeti ile hemfikir olarak çalışıyor...
Tarih tekerrür eder mi, etmez mi? Başka bir deyişle tarihsel olaylaryeni baştan yaşanır mı, yaşanmaz mı? Tartışmalı bir konu bu. Ancak,kuramsal olarak şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, bir ülkede geçmiştevar olan ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar, şu ya da bu nedenle,pek benzer bir biçimde yeniden ortaya çıkarsa bunların sonuçları dabenzer bir biçimde yeniden yaşama geçer. Ne var ki, bunun için tarihtenhiç ders alamayacak denli bilgisiz olmak ya da geçmişte yaşananlarıbilerek ve isteyerek şimdiki zamana taşımayı istemek gerekir. İşin birbaşka yönü daha var: Emperyalizmin boyunduruk altına almak istediğiülkelere karşı izlediği siyasa dünden bugüne özünde değişmiş değildir.Bu nedenle, emperyalist devletler, eğer planlarını gerçekleştirmektebir engelle karşılaşmış iseler, ilk olanakta bu planlarını yenidenuygulamaya koyarlar. Bu durumda da bu çerçevede olaylar yenidenyaşanmaya başlar.
Bugün Türkiye’de yaşananlar tam anlamı ile budur.Sevr Antlaşması ile Türkiye’yi bölüp parçalayan, Osmanlı Devleti’nibütünüyle buyrukları altında olan ve devlet demeğe bin tanık isteyenküçücük bir toprak parçasında tutsak kılarak sonunda amaçlarınaulaştıklarını sanan emperyalist devletleri Mustafa Kemal Paşa’nınönderliğindeki Millî Mücadelemiz hüsrana uğratmıştır. OsmanlıDevleti’nin yıkıntıları üzerinde kurulan ve hızla gelişen TürkiyeCumhuriyeti Devleti ise, bu hüsranı onlar için daha da dayanılmazyapmıştır. Ama emperyalistler engellenen Türkiye’yi bölüp parçalamaplanlarından vaz geçecek değillerdi. Uygun zamanı bekleyeceklerdi.Yalnız beklemekle de yetinmeyecek, Sevr’e götüren koşulları yenidenyaşama geçirmek için ellerinden geleni yapacaklardı. İşte, onlara göre,gün bugündür; yeni bir Sevr için koşullar kotarılıp pişirilmiştir!...
Neki, içimizden kimileri tarihten ders almayacak denli cahil ya da tıpkıo günlerin kimi Osmanlı önde gelenleri gibi işbirlikçi olsalar da Türkulusu bu dersi almıştır. Kaldı ki, izlememiz gereken yolu da bizeAtatürk göstermiş bulunuyor.

Sevr günlerindeki
ortam ve günümüz
Sevr’egiden yol, 1838 yılında önce İngiltere ile imzalanan, arkasından dabaşka Avrupa devletlerinin katıldığı Balta Limanı Ticaret Antlaşmasıile çizilmiştir. Bu antlaşmayı izleyen gelişmeler ile Türkiye’yibugünkü içler acısı duruma getiren gelişmeler arasında büyük birkoşutluk vardır. Bu gelişmeler üzerinde duracağım, ama önce SevrAntlaşması’nın imzaladığı günlerde yaşananlar ile günümüzde olupbitenler arasında nasıl bir benzerlik olduğunu kısaca belirtmekaydınlatıcı olacaktır.

Basında ulusalcı subaylara
karalama kampanyası
Ogünlerde basının büyük bölümü işbirlikçi ve mandacıydı. Bunlarınyayınlarında ulusalcı subaylara karşı bir kampanya başlatılmıştı.Örneğin, Hukuk-u Beşer gazetesinin (ne ilginç değil mi, gazetenin adı“İnsan Hakları!”) 24 Mart 1919 günlü sayısında ordu komutanlarına “haydutlar”, “sefiller” deniliyor ve komutanlara milyonlarca altın vegümüş akçe verildiği öne sürülmüş bulunuyordu. Haklarında bu iftiradabulunan komutanlardan biri de Mustafa Kemal Paşa idi. (Mustafa KemalPaşa’nın bu yayına tepkisi ve yanıtı, sonraki gelişmeler için bkz. ÖMERSAMİ COŞAR:  “1919’da Mustafa Kemal Ve İstanbul Basını” ; Milliyet,19-23 Mayıs 1968)
17 Nisan 1919’da bu kere İkdam gazetesi şu savıortaya atacaktı: Hareket Ordusu 31 Mart isyanını bastırmak üzereİstanbul’a geldiğinde subaylar Yıldız Sarayı’na girmiş veII.Abdülhamit’in mücevherleri ve parasına el koymuşlar ve bunları kendiaralarında paylaştırmışlarmış. Anımsatayım ki, Mustafa Kemal de HareketOrdusu’ndaydı! (Aynı yerde).
Boğazlıyan Kaymakamı ve YozgatMutasarrıfı Kemal Bey’in Ermenileri öldürttüğü savı ile 10 Nisan1919’da idam edilmesi üzerine cenaze töreninde bu haksızlığa karşıduyulan tepki açığa çıkacak ve törendeki protestolara bazı subaylar dakatılınca Alemdar gazetesinde Refi Cevat (Ulunay), devletin suçlubulduğu bir “haydut” un cenazesine katılarak tepkilerini dile getirenve devletin üniformasını taşıyan subayların yakalanarak Kemal Bey gibiyargılanmalarını isteyecekti. (ALPAY KABACALI:  “Mütareke İstanbul’undaİşbirlikçi Basın” ; Cumhuriyet, 8-11 Ekim 1995, 9 Ekim 1995).
Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nın açıldığı gün, 23 Nisan 1920’de, Peyam-Sabah gazetesinde şöyle deniyordu:
“Teşkilat-ımilliye sergerdeleri [önderleri] bir türlü idrak edemediler ve hâlâedemiyorlar ki mütarekeden beri biz bu kûşe-i şarkta [Doğu’nun buköşesinde] bir âmil-i sulh ve selâh [barış ve düzen etkeni] olmaitibariyle beyneddüvel [devletler arasında] az çok muteber bir mevkikazanabilir ve mazideki siyaseti vesaire bütün hatalarımızıunutturabilirdik. Böyle yapmak tabiatı ile saçlarını harp ve darpdeğirmelerinde ağartan zorbaların elinden gelmezdi... .. bu mahlûklarkadar başları ezilmek ister yılanlar tasavvur edilemez. Göze görünür,açıktan açığa düşmanlar onlara bin kere müreccahtırlar [yeğdirler].”(FAİK REŞİT UNAT:  “23 Nisan 1920 Tarihli İki Gazete” , Ülkü, 1 Mayıs1942).
Refi Cevat, ayrıca Alemdar gazetesinde çeşitli yazılarındabaşta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere ulusalcı subaylara ağır hakaretlersavurup durmuştu. Bunlardan birkaç örnek:
“Para için memleketi satan bu herifler, para için babalarını bile satarlar.” ( “Salâh-ı Mevcudiyet İçün” ; 26 Temmuz 1920).
“....dörtbaldırı çıplağın yaptığı bu delilik için memleketin tamamenmahvolmasına göz yummak doğru olmaz.” ( “Her Şey Mahvoldu, YalnızNamus” ; 19 Mayıs 1920).
“....serseriler.... lânet olsun.” ( “Korktuğumuz Başımıza Geldi” ; 26 Haziran 1920).
Bu sözler bugün “yandaş medya” nın yayınlarından hiç de farklı değildi.

“Sivil toplum örgütleri”
Tıpkıbugün olduğu gibi o günlerde de yabancıların buyruğunda, onlardanbeslenen ve ülkeyi bölüp parçalamak amacını güden dernekler, bugünküdeyişle de “sivil toplum örgütleri” vardı. Rum ve Ermeni Patrikhaneleride bu amaçla hareket ediyorlardı.
Atatürk, Nutuk’da bu konuda şöyle der:
“....memleketinher tarafında, anasırı Hıristiyaniye [Hıristiyan unsurlar] hafî[gizli], celî [açık] hususî emel ve maksatlarının temini istihsaline,devletin bir an çökmesine sarfı mesai ediyorlar.
... ..Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira heyeti ile hemfikir olarak çalışıyor... .”
Ama Atatürk’ün şu saptaması daha önemli:
“İstanbul’danidare olunan Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu cemiyetin maksadı, ecnebitahtı himayesinde [yabancı koruması altında], bir Kürt hükümeti vücudagetirmekti.”
Kürtler, aynı amaçla, Kürt kadın derneği gibi başka dernekler de kurmuşlardı.
Bu“sivil toplum örgütleri” inden biri üzerinde, günümüzde tıpatıpbenzerleri bulunduğu için, ayrıca durmak gerekiyor: İngiliz MuhipleriCemiyeti, yani İngilizleri Sevenler/Dostları Derneği!... Bu dernek,ister istemez, bugün Avrupa Birliği’ne âşık olanlarca kurulandernekleri ya da vakıfları çağrıştırıyor.
Cemiyet’in ne olduğunu yine Nutuk’tan izleyelim:
“Bucemiyetin iki cephe ve mahiyeti vardı. Biri alenî cephesi ve medenîteşebbüsatla, İngiliz himayesini talep ve temine matuf idi. Diğeri hafî[gizli] ciheti idi. Asıl faaliyet bu cihette idi. Memleket dahilindeteşkilât yaparak isyan ve ihtilâl çıkarmak, şuur-u millîyi felceuğratmak, ecnebi müdahalesini teshil etmek [kolaylaştırmak] gibihainane teşebbüsat, cemiyetin bu hafî kolu tarafından idare edilmekteidi.”
İngilizce adı The Friends of England Association olanCemiyet’in kuruluş tarihi, 20 Mayıs 1919. Yani, Mustafa Kemal Paşa’nınvatanı kurtarmak için Samsun’a çıkışından bir gün sonra! KurucularıSait Molla ile İngiliz rahip Frew. Bu rahip, İngiliz istihbaratajanıydı ama padişah onu Osmanlı Devleti’nin nişanını verereködüllendirmişti. (MUSA ÇADIRCI:  “İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne İlişkinBelgeler” ; Atatürkçü Bilinç, Ocak 1994, sayı 1, s.80-84). Tarık ZaferTunaya, bu Cemiyet için şöyle der:  “İngiliz parasıyla, İngilizkontrolu altında İngiliz politikasının savunuculuğunu üstlenmiş Türklertarafından kurulmuştur. (Türkiye’de Siyasî Partiler, C.II; HürriyetVakfı yyn., İstanbul, 1986, s. 474). Demek ki, Avrupalılar’dan paraalınarak sivil toplum örgütü kurmak yeni bir şey değilmiş!...
Fransızgazeteci Gaulis 1921 yılında İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ninfaaliyetlerini öyle özetliyor: ”... .Anadolu’da karışık unsurlararasında taraftar bulabiliyor. Bu tahrikçi ajanlar birçok insanıöldürtüyor. Hadiseleri hep milliyetçilere mal etmek isteyecek,Adapazarı isyanını onlara karşı tertipleyecekler. Çerkesler nezdinde,Kürdistan dedikleri yerde, ayrıca feodallik ve klan rejiminin bulunduğuher yerde faaliyet gösterecekler. “ (BERTHE G. GAULIS: ÇankayaAkşamları; Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2001, C.I, s.93).

Refi Cevat, Alemdar gazetesinde çeşitli yazılarında başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere
ulusalcı subaylara ağır hakaretler savurup durmuştu.
Cemiyetin kurucuları arasındaki rahip Frew İngiliz istihbaratajanıydı ama padişah onu Osmanlı Devleti’nin nişanını verereködüllendirmişti.
Sevr’e karşı çıkacak aydınlara sürgün ve hapis
Neilginçtir ki, Sevr’e karşı çıkacak olan içlerinde gazeteciler, düşünadamları ve subaylar bulunan ve ayrıca Ali Çetinkaya gibi Yunan’a karşısilahlı direniş başlatan, Ali İhsan Sabis gibi komutasındakibirliklerin silahlarını teslim etmemekte direnen subaylar İngilizler’inemri ile önce tutuklanmışlar, sonra da Malta adasında toplanarak biresir kampına kapatılmışlardır. Bu kişilerin kimileri deişbirlikçilerin, Ermeniler’in ve Rumlar’ın ihbarları ile belirlenmişbulunuyordu. Sayıları 144’ü bulmuştu. Böylece, Vural Savaş’ın dabelirttiği gibi, bu vatanseverler ülkeden soyutlanarak, ulusal birdireniş için herhangi bir girişimde bulunmaları engellenmiş oluyordu.Bir bölümü için ise Ermeniler’e karşı kıyım yaptıkları önesürülmekteydi. Önce Limni adasında esir kampına kapatılanlar vearkasından Malta’ya gönderilenler arasında Ziya Gökalp de vardı. Bututsaklık süresince Ziya Gökalp eşine ve çocuklarına mektuplar yazıpgöndermiş bulunuyor. Bunlardan 11 Ağustos 1919 tarihli olanında yeralan şu satırlar, bugün Silivri’de tutuklu bulunanların duyguları iletam bir koşutluk gösterse gerektir: “.....Burada vakit kendi kendinegeçer. İnsan yaşamasını bilirse, hayat zor bir şey değildir. Yaşamakiçin, önce insanın bir mefkûresi [ideali, ülküsü] olmalı! Mefkûretükenmez heyecanların, ümitlerin kaynağıdır. Mefkûreler millîfelaketler zamanında doğar. Bugün, Türkler’in en mefkûreli olacaklarızamandır.... Mefkûreli nerede olsa vaktini duygu ve heyecan içindegeçirir. Dış etkenlerin hiçbiri, onu millî ümitten yoksun bırakamaz.”(ZİYA GÖKALP: Hürriyet’e Mektuplar; Toker yyn., İstanbul, 2005,s.34-35).
« Son Düzenleme: 16 Ağu 2009, 00:02:23 Paz Gönderen: seyyah » Logged

Kaçan Yorgun Ölür...
Anormaliz Reklam Alanı

 

yükle indir mp3 müzik dosya oku komik video download şifre tube sıcak bedava youtube vidyo izle seyret resim fıkra dinle online oyun animasyon

Kanka
Reklamcı Üye
*****
Offline Offline



Mesajlar: 1


View Profile
yeni Re: SEVR Dün Yeniden YAŞANIYOR (Yazı Dizisi ) Okuyun
« Posted on: 09 Şub 2012, 07:13:44 Prş »

Baba Burası Yıkılıyo Hiç Vakit Kaybetmeden Üye Ol Veya Giriş Yap Bence :)






Logged
seyyah
Anormal S.Moderator
*

Karizma Puanı: 236
Offline Offline



-->Anormaliz.Com Anormalist Insanların Adresi<--
Mesaj Sayısı: 13081

Cinsiyet: Bay
Nerden:

Aktiflik
Seviye
Deneyim


..::Ruh HaLim::..





« Yanıtla #1 : 16 Ağu 2009, 00:00:53 Paz »

SEVR Dün Yeniden YAŞANIYOR - 2
                                                                              
                        
               
                                                                  
                           
               
            
                                          

ÇETİN YETKİN’in dizi yazısı 

Amerika, bir Kürt ve bir de
Ermeni devleti planlıyordu
SevrAntlaşması uygulanabilseydi, antlaşmanın başlıca hükümlerine göreOsmanlının elinde kalan topraklar üzerinde kurulacak Kürdistan veErmenistan’ın dışında, İzmir ve yöresi de Yunanistan’a verilecekti.
Bugün görüyoruz ki kendilerine her nedense “aydın” diyenler bağımsızulusal devletlerin modasının geçtiğini, Türkiye’nin demokratikleşmesiiçin özellikle Avrupa Birliği’nin isteklerininin yerine getirilmesigerektiğini yazıp çiziyorlar. Kimileri de açıkça Amerika’nın süper güçolduğu, ona karşı konulamayacağı, bu nedenle de onun dümen suyundagidilmesi gerektiği görüşünde.
Avrupa Birliği’nin dayatmalarınınülkeyi ne duruma getirdiği ortada. Bu konuda ayrıca bir şey söylemeyegerek yok. Ne ki, Avrupa Birlikçilerinin düşleri bir gün gerçekleşecekve bu arada AB de siyasal ve hukuksal örgütlenmesini tamamlayacak olsa,Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığının son bulacağını bir sır gibisaklıyorlar. Ama kimi zaman ister istemez bu gerçeği dile getirmekzorunda kaldıkları da oluyor. Örneğin; AKP’nin Ergun Özbudunbaşkanlığındaki kurula hazırlattığı Anayasa taslağının genelgerekçesinde  “egemenlik yetkisi” için şöyle denilmektedir: “Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik statüsü elde etmesi halinde,Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkiliorgan ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır.” Bu, şu demektir: ABParlamentosu tam anlamıyla bir yasama meclisi niteliğini kazandığı,oluşacak federal bir AB’nin de başkenti Brüksel olduğunda, buparlamentonun çıkardığı yasalar, Türkiye’de doğrudan uygulanacak,Brüksel’deki iktidarın buyrukları ülkemizde geçerli olacaktır.Türkiye’nin bu parlamentoda nüfusu oranında temsil edilmesi de hiçbirşeyi değiştirmeyecektir. Çünkü, Türk temsilciler her durumda Hıristiyanbüyük çoğunluk karşısında azınlıkta kalacaklardır. Bunun adı,Türkiye’nin Avrupa’nın vesayeti, emir ve komutası altına sokulmasıdır.Daha açık bir deyişle, manda yönetiminden başka bir şey değildir, hattaondan daha da ileridir.
Halide Edip Adıvar’ın Sivas Kongresi’neMustafa Kemal Paşa’ya yolladığı ve Nutuk’da yer verilen telgraftanokuyacağımız şu satırlar mandacı kafanın o günden bugüne özünde pek dedeğişmediğini kanıtlayacaktır:
“... .. lâzım gelen para, ihtisas vekudrete malik değiliz... ..  Tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktanbaşka müspet bir netice veren yeni bir hayat yaratamıyoruz...
....Filipin gibi vahşi bir memleketi bugün kendi kendini idareye kadirasrî bir makine haline koyan Amerika, bu hususta çok işimize geliyor....
... .Kendimizi Amerika’ya müracaata mecbur görüyoruz... .
... .Sergüzeşt ve cidal [kavga] devri artık geçmiştir... .”
Busözler Amerikan mandası yandaşlarının görüşüydü. Bir de İngilizmandasını isteyenler vardı. Refii Cevat bunlardan biriydi ve o daörneğin şöyle diyordu:
 “Hasta vücudumuzu iyileştirecek olan doktor,Anglo-Sakson ırkıdır, İngiltere’dir.”   (“Kimi İstiyoruz?” ; Alemdar,19 Mayıs 1919).  “Türkler’in kendi güçleri ile adam olmalarına imkanyok, yatağımıza serilmeden önce bir kere daha ellerimizi İngiltere’yeuzatalım.” ( “İngiltere’yi İstiyoruz” ; Alemdar, 21 Mayıs 1919).
Atatürk, Nutuk’da mandacıları şu sözlerle niteler:
 “Esas,Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Buesas ancak istiklâl-i tamme [tam bağımsızlığa] malikiyetle teminolunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrumbir millet, beşeriyet-i mütemeddine [uygar insanlık] muvacehesinde[karşısında] uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kesb-i liyakatedemez [hak kazanamaz.]”
Ne acıdır ki bugün de yabancılara uşaklık edenler var.

HalideEdip Adıvar, Sivas Kongresi’ne Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiğitelgrafta, “.... Kendimizi, Amerika’ya müracaata mecbur görüyoruz...”
diyerekAmerikan mandası yandaşlarının görüşünü ifade ediyordu. (Resim; Kuva-yıMilliye Atilla Oral -Jotun- kitabından alınmıştır.)
Yeni bir  Sevr’e doğru
Sevr Antlaşmasıuygulanabilseydi, antlaşmanın başlıca hükümlerine göre, OsmanlıDevleti’nin elinde kalan topraklar üzerinde Kürdistan ve Ermenistandevletleri kurulacak, İzmir ve yöresi Yunanistan’a verilecekti. Ayrıca,Osmanlı Devleti’ne bırakılan toprak üzerinde de İngiltere, Fransa veİtalya’ya nüfuz bölgeleri tanınıyordu. İstanbul uluslararası açık kentolacak, Boğazlar kendi bütçesi, yönetimi ve silahlı gücü olan birkomisyon tarafından yönetilecekti. Azınlıklara ayrıcalıklar tanınacak,askerlik yapmayacaklardı. İsterlerse Osmanlı vatandaşlığındançıkabilecekler ama yine bulundukları yerlerde yaşayabileceklerdi. Ordu,en fazla 50.700 kişi olacak, ağır silahları, uçak ve denizaltısıolmayacaktı. Donanma ise 13 küçük gemiden oluşacaktı. Fransız, İtalyanve İngilizler’den oluşan bir malî komisyon devletin gelir vegiderlerini denetleyecek ve düzenleyecekti.
Bilindiği üzere, TBMM buantlaşmayı imzalayanları ve onaylayanları 19 Ağustos 1919’da  “vatanhaini” ilan ederek, antlaşmayı tanımadığını belirtecektir.
Bugüne gelelim.
Bir kere bir Kürdistan devle
Yeni yeni azınlıklar
yaratılmakta ve bunlara
ayrıcalıklar tanınması
istenmektedir

inin kurulma süreci başlamış bulunmaktadır.
Çıkarılan kimi yasalarla neredeyse Türkiye’nin tümü bir bakıma Avrupa Birliği’nin nüfuz bölgesi durumuna gelmek üzeredir.
Yeni yeni azınlıklar yaratılmakta ve bunlara ayrıcalıklar tanınması istenmektedir.
TSK’nın mevcudunun azaltılması gündeme getirilmiştir.
Devletin gelir ve giderleri IMF’nin denetimi altındadır.
Açıkçası, Sevr’in kapısı bir kez daha aralanmıştır!...
Ne var ki, AB’nin bazı dayatmaları, Sevr’de yer almayan yeni yapılanmaları da gündeme getirmiş bulunuyor.
Kültür emperyalizmi
Kültür emperyalizmi,
emperyalistlerin kaba
kuvvetten de öte en
güçlü silahlarıdır

Amerikanya da İngiliz mandasını isteyenler, bunu sağlamak için Amerika’yabaşvuranlar, bir gerçeği ya görememişlerdi ya da gördükleri haldegizlemişlerdi. Oysa, bu gerçek çok açıktı: En başta Amerika, Anadolu’dabir Kürt ve bir de Ermeni devleti kurulmasını planlamış bulunuyordu. Ozaman nasıl oluyordu da, kurulması planlanan bu kukla devletlerinharita üzerinde yerleri ve sınırları da açıkça gösterilmiş iken Amerikakurtarıcı olarak görülebiliyordu? Bu soruya yanıt vermeden önce bugünAmerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın aynı doğrultuda çizip dağıttıklarıharitaları, buna karşın düzlüğe çıkmayı yine Amerikalılar’ın veAvrupalılar’ın isteklerine boyun eğmede gösterenleri anımsamak gerekir!
Sorununbir yanıtı, “kültür emperyalizmi” dir. Bir başka yanıtı ise, “hıyanet”tir. Hainler üzerinde durmaya değmez. Buna karşılık, Türk ulusunuTanzimat’tan başlayarak Atatürk’e kadar hedefine alan kültüremperyalizmi, uzunca bir süredir yine etkisini yoğunlaştırmıştır.
Kültüremperyalizmi, emperyalistlerin kaba kuvvetten de öte en güçlüsilahlarıdır. Amacı, hedef ülkelerin insanlarını kendiliğindenemperyalizmin çıkarlarına hizmet eder duruma getirmektir. Kültüremperyalizmi, Batılılar’ın yenilmezliği ve üstünlüğü düşüncesini, üstünAvrupalı karşısında aşağılık duygusunu, ulusun kendine özgüdeğerlerinin anlamsızlığını, Batılılar’a benzeme isteğini, onların herzaman haklı olduğu kanısını v.b. insanlara aşılamaktır. Hedef ülkenindili ve dini yozlaştırılır, tarihine yabancılaştırılır, etnik yapılarön plana çıkarılır. Bunun da yolu, açtıkları okullar, kültürmerkezleri, misyonerlik faaliyetleri, öğrencileri kendi ülkelerindeeğitmek, okullarda ve üniversitelerde yabancı dilde eğitim yapmak veemperyalistlerin bakış açısını kökleştirmek, her türlü kitle iletişimaracını kullanmaktan geçer. Günümüzde bunların tümünü yenidenyaşıyoruz.
Tanzimat’tan başlayarak Osmanlı Devleti, tıpkı bugünkügibi, kültür emperyalizminin uygulama alanı olmuştu. Osmanlı’da Sevr veMütareke yılları bu uygulamanın ne denli başarılı ve can alıcı olduğunuortaya koymuştur. Bugün eğer kültür emperyalizminin aynı uygulamalarınabir son verilmeyecek olursa, Mütareke yıllarını yeniden yaşayacağımızkuşkusuzdur.
Logged
seyyah
Anormal S.Moderator
*

Karizma Puanı: 236
Offline Offline



-->Anormaliz.Com Anormalist Insanların Adresi<--
Mesaj Sayısı: 13081

Cinsiyet: Bay
Nerden:

Aktiflik
Seviye
Deneyim


..::Ruh HaLim::..





« Yanıtla #2 : 16 Ağu 2009, 00:01:16 Paz »

SEVR Dün Yeniden YAŞANIYOR - 3
                                                                              
                        
               
                                                                  
                           
               
            
                                          

ÇETİN YETKİN’in dizi yazısı
Tarihimizdeki ilk satılık memleket vesikası:
Balta Limanı Ticaret Antlaşması
Osmanlıyöneticileri imzaladıkları bu antlaşma ile, devletin başına Düyun-uUmumiye İdaresi gibi bir belayı musallat etmişlerdi...
Osmanlı Devleti, hangi süreçten geçerek yaşamını Sevr ilesonuçlandırdı? Bu soruya verilecek yanıt, ibret verici olduğu kadar,son çeyrek yüzyıldır Türkiye’de yaşananlara da ışık tutacaktır.

İki antlaşma
arasındaki benzerlik
1838yılına gelinceye değin, Osmanlı Devleti’nin daha dasömürgeleştirilmesini engelleyen bazı kısıtlamalar vardı. Bunlarınbaşında da Osmanlı toprakları üzerinde yabancıların iç ticaretyapamamaları, ithal edilen malların iç pazarda satışının ancak Osmanlıvatandaşlarınca yapılması geliyordu. Bir başka engel ise, “yed-i vahit”denilen tekel yöntemiydi. Buna göre bazı malların üretim, alım-satımhakkı yerli tacirlere bir tekel olarak verilmekte ve bu doğal olarak enbaşta İngiliz çıkarlarını engellemekteydi. Ayrıca, İngiltere gümrükresimlerinden de yakınmaktaydı. İşte, İngiltere’nin isteği ve MustafaReşit Paşa’nın çabaları ile 16 Ağustos 1838’de bütün bu engellerikaldıran ve gümrük resimlerinde indirimler yapan ya da bazılarınıkaldıran Balta Limanı Ticaret Antlaşması önce İngiltere ileimzalanacak, arkasından buna öteki Avrupa devletleri de katılacaktı.
AB’yegireceğiz diye imzaladığımız Gümrük Birliği Antlaşması ile bu antlaşmafazlasıyla benzerlik göstermektedir. (Bu konuda örneğin bkz. SEMİHKALKANOĞLU:  “Osmanlı’da Ticaret Antlaşmaları Ve... Gümrük Birliği” ;Strateji, Eylül 1995). Sonuçları da hiç farklı olmayacaktır.
Buantlaşma ile devlet ekonomik bağımsızlığını yitirmiş, devletin bağımsızdış ticaret politikası izlemesi olanağı ortadan kalkmış, sanayileşmeengellenmiş, ticaret yabancı egemenliğine geçmiş, tarımsal üretimyabancı sanayi malları karşısında gerilemiş, işçi ve tüccaryoksullaşmış, hazine gelirleri azalmış ve dış borçlanmanın yoluaçılmıştır. (Bkz.Prof.Dr.CİHAN DURA: “1838 Osmanlı-İngiliz TicaretAntlaşması Ve Çöküş” ; Gazete Müdafaa-i Hukuk, 2 Şubat 2001).
Antlaşmasonrası yaşanan bu gelişmeleri doğrudan gözlemlenerek Eugene Moreltarafından 1866 yılında yazılan Türkiye Ve Reformları adlı kitaptadurum şöyle dile getirilmiş bulunuyor:  “1838 Antlaşması’nın sonucuüretimi felce uğratmak, çiftçinin gelirini azaltmak, kısacası tarımazarar vermek oldu.” (çev. S.Belli, Süreç yyn., İstanbul, 1984, s.115).Prof.Dr.Yusuf Kemal Tengirşek de, Osmanlı yöneticilerinin,  “.... bumuahedenin neticede memleketin sanayiinin belini doğrultamaz halegetireceğini, devletin başına Düyûn-u Umûmîye idaresi gibi bir belamusallat edeceğini” sezememiş olduklarını belirtmektedir. ( “HaricîTicaret Siyaseti” ; Yüzüncü Yıldönümü Nedeniyle Tanzimat-I, s.319).Prof.Dr.Niyazi Berkes’e göre ise bu antlaşma,  “tarihimizdeki ilksatılık memleket vesikasıdır.” (Batıcılık, Ulusçuluk Ve ToplumsalDevrimler “; Yön, 5 Mart 1965).
Gümrük Birliği Antlaşması’nın TansuÇiller’in Başbakan, Deniz Baykal’ın da Dışişleri Bakanı olduğu dönemdeimzalandığını belirtmeden geçmeyelim.

1856 Islahat Fermanı
1853-1856Kırım Savaşı bitiminde, başta İngiltere olmak üzere Osmanlı Devleti’ninbu savaştaki müttefiklerin isteği üzerine 1839’daki gayrimüslimOsmanlılar’a tanınan hakları pekiştiren ve dahası bunlara ayrıcalıklarekleyen Islahat Fermanı ilan edilmiştir. Ferman’da:
“Devlet-iâliyyemizin şanına muvaffak [uygun] ve milel-i mütemeddine [uygaruluslar arasında] bihakkın [hakkı ile] haiz olduğu mevki-i âli vemühime [yüksek ve önemli yere] lâyık olan hâlin kemale isâli[yetkinliğe / olgunluğa ulaştırılması] için şimdiye kadar vaz’vetesisine muvaffak olduğum nizamat-ı cedide-i hayriyenin [hayırlı yenidüzenlemelerin] ez ser-i nev tekit ve tevali [yeni baştan iyileştirippekiştirmek... .” için bu fermanın çıkarıldığı açıklanmakta ve hemenarkasından da,  “... .müttefik-i hass-ı bahir-ül-ihlâsımız olan [parlakkurtuluşumuzda öz müttefikimiz olan] düvel-i mufahhamanın [ulu / büyükdevletlerin] himmet ü muâvenet-i hayırhâhaneleri eseri olmak üzere[hizmet ve iyiliksever yardımlarının eseri / sonucu olmak üzere]Devlet-i âliyyemizin bu kere binâyetillâhî Taalâ haricen hukuk-ıseniyyesi bir kat daha teekküt eylediğine [dışta yüksek hukuku bir katdaha pekiştiğine göre]... .” ülke içinde de Osmanlı uyruklarınındurumlarının daha da iyileştirileceği belirtilmekteydi.
1856Fermanı’nın en dikkate değer yönü, Osmanlı Devleti’nin  “Avrupalısayılmak” isteğidir. Ferman’ın yukarıya alınan ilk bölümü bunu açıkçaortaya koymaktadır. Artık, bir Avrupa devleti olmak, Osmanlıyöneticilerinin başta gelen bir amacıdır ve bunun için de her türlüödünün verilmesinden kaçınılmayacaktır. Tıpkı bugünkü gibi...
İkincibir yön de, Osmanlı Hıristiyanları’na ve bu arada Yahudileri’ne tanınanayrıcalıklar ve toplum olarak örgütlenme hakkıdır. Bir kere, patriklergörevlerini ölünceye değin sürdüreceklerdir. Bundan böyle, patriklere,ruhban sınıfından olanlara ve  “cemaat başıları” na devletçe aylıkbağlanacaktır. Ayrıca, bu cemaatlere devletçe uygun bir gelirsağlanacaktır. En önemlisi ise, Ferman’da gayrimüslim cemaatlerincemaat işlerinin yönetiminin ruhbanı ve halkı arasında seçilmiştemsilcilerden oluşan bir meclise bırakılmış olmasıdır. Bu hak veayrıcalık, Türkler’e tanınmış değildi. Bu, Türkler ile OsmanlıHıristiyan ve Yahudileri arasında tam anlamıyla bir eşitsizlik demekti.Bu nedenle, Sadri Maksudî Arsal, Tanzimat fermanları karşısındaTürkler’in ve Osmanlı’daki öteki halklarının durumlarınıkarşılaştırırken Türkler’in resmen ikinci sınıf insan durumunaindirildiğini belirtir. Şunu da ekleyeyim ki, Osmanlı gayrimüslimlerinetanınan bu ayrıcalıklar onların ulus olarak örgütlenmelerini vebilinçlenmelerini sağlamış, buna karşılık Türkler’e bu olanakverilmemiştir. Prof.Dr.Bülent Tanör, bu fermanı Osmanlıgayrimüslimlerinin  “kendilerinin ilan etmediği bir ’bağımsızlıkbildirisi’”  olarak nitelendirmektedir. (Osmanlı-Türk AnayasalGelişmeleri; 9.basım, Yapı Kredi yyn., İstanbul, 2002, s.97).
Bugünkimi Kürt kökenli vatandaşlarımıza tanınan ayrıcalıklar ve henüz neolduğunu bilmediğimiz  “Kürt açılımı” da ola ki, bu vatandaşlarımızınkendilerinin değil, ama Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin onlar adınailan ettikleri bir bağımsızlık bildirisinin hiç olmazsa ön hazırlığımıdır acaba!?
Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşit Paşa’dır. Bakın o bile kendi eserinden yakınacak ve diyecektir ki:
“Hıristiyanlarbir şey yapmamış iken bu kadar imtiyazata [ayrıcalığa] nail olduklarıhalde ben bu Millet’ten ve Devlet-i âliyyenin bunca senelikvükâlasından [vekilinden / bakanından] bulunduğum halde efkârımı[fikirlerimi / düşüncelerimi] serbest söyleyecek kadar imtiyazımolmasın mı?” (AHMED CEVDET PAŞA: Tezakir; TTK yyn., Ankara, C.I, 1953,s.68).
Antlaşmayı önce İngiltere imzalayacak sonra da  peşine öteki Avrupa
devletleri katılacaktı
Islahat Fermanı Türkler
ile Osmanlı Hıristiyan ve
Yahudileri arasında tam
bir eşitsizlik getiriyordu

BaltaLimanı Ticaret Antlaşması, 1838 yılında Baltalimanı’nda Mustafa ReşitPaşa’nın XIX. yüzyılda yaptırmış olduğu ahşap yalısında imzalandı. Buyalıda daha sonra, 1839, 1840 ve 1846 yıllarında İngiltere, Fransa,Rusya ve Belçika ile yapılan ikili ticari ve siyasi anlaşmalarimzalandı.
1839 Gülhane Hattı
Gülhane Hattı ile, gerçekte bundan sonra yapılacak tüm ıslahat, gayrimüslüm uyruklar için olacaktı.
Bilindiği gibi, Tanzimat adı verilen dönem 1839 Gülhane Hattı ilebaşlamıştır. Bu Hat’ta birtakım iyileştirilmeler yapılacağıbildirilmekte, ayrıca can ve mal güvenliği ile vicdan özgürlüğününtanınacağı açıklanmaktadır. Müslüman olsun ya da olmasın bütün Osmanlıvatandaşlarının bu hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanacağı daöngörülmekteydi. Vergilerin yükümlülerin gelirlerine göre alınacağı,kanunsuz vergi toplanmayacağı açıklanmaktaydı. Tüm Osmanlı vatandaşlarıda ayırımsız olarak askerlik yapacaklardı.

Hatt’ın metniokunduğunda bunun kişi hak ve özgürlükleri açısından son derecedeolumlu ve yerinde olduğu düşünülebilir. Ancak, bu Hat ile birlikte, birkere bundan böyle yapılacak tüm ” Islahat “ın Türk halkı için değil,gayrimüslim uyruklar için olmasının temeli atılmış olmaktadır.İkincisi, Hat, Avrupa devletlerinin İstanbul’da bulunan elçileriçağrılarak onlara okunmuş, bildirilmiştir. O kadar ki, Hat’ta eskidüzenin değiştiğine ve Osmanlı uyruklarına yeni haklar tanındığınayabancı devletlerin elçilerinin tanık olmaları gerektiği açıklanmışbulunmaktadır:
”... .düvel-i mütehabbe dahi [dost devletler de] buusulün inşallah-ı Taalâ ilelebed bekasına şahid olmak üzereDersaadetimizde mukim bilcümle süferaya [sefirlere / elçilere] dahiresmen bildirilsin.
Yabancı devlet elçilerinin devletin kendivatandaşlarına tanıyacağı hak ve özgürlüklere tanık olmalanı istemek,devleti küçük düşürmek olması bir yana, devleti yabancı devletlerinipoteği altına sokmak demekti.
Bugün iki de bir de AB devletlerininelçilerine ziyafet verip de AB yolunda Türkiye’nin ne güzelilerlediğini anlatmanın bundan bir farkı var mıdır?
Logged
seyyah
Anormal S.Moderator
*

Karizma Puanı: 236
Offline Offline



-->Anormaliz.Com Anormalist Insanların Adresi<--
Mesaj Sayısı: 13081

Cinsiyet: Bay
Nerden:

Aktiflik
Seviye
Deneyim


..::Ruh HaLim::..





« Yanıtla #3 : 16 Ağu 2009, 00:01:38 Paz »

Dün Yeniden YAŞANIYOR SEVR- 4
                                                                              
                        
               
                                                                  
                           
               
            
                                          

Tanzimat döneminde elçiler, yöneticilerle içli dışlıydılar;
Bakan atayıp, bakan azlediyorlardı

İngilizTimes gazetesi, Osmanlı hükümetlerinin ancak yabancıların maliçıkarlarını korudukları sürece iş başında kalabilecekleriniyazabiliyordu.
Osmanlı Devleti’ni Sevr’götüren süreçte önemli bir gelişme de Avrupadevletlerinin, devletin içişlerine burunları sokmaları, elçilerindevleti yönetir duruma gelmeleridir.
Bir kere Tanzimat dönemindeelçilerin Osmanlı yöneticileri ile nasıl içli dışlı olduklarına ilkönemli örnek, dönemin ünlü devlet adamı Mustafa Reşit Paşa’nın birkaçkez görevden alınıp yeniden göreve getirilmesidir. Paşa’nın 1841’degörevden alınmasında İngiliz elçisi Ponsonby’nin, 1846’da yenidenHariciye Nazırlığı’na getirilmesinde de o tarihteki İngiliz elçisiCanning’in belirleyici olduğu bilinir. En iyisi, bu iş nasıl kotarılmışCanning’in kendisinden dinleyelim:
“Reşit Paşa’nın işbaşınagetirilmesinin bu bakımdan çok hayırlı olacağına inanıyordum. 1845’teBalta Limanı’nındaki görüşmelerimizde sık sık buluşmayıkararlaştırmıştık. Gelgelelim açıkta bir devlet adamı Türkiye’deayağını denk almayı bilmeliydi; yabancı bir diplomatla münasebetişüpheye yol açacağından başka birinin evinde gizlice buluşuyorduk. Bugörüşmelerin sonucu olarak kabinede değişmeler yapıldı... .” (STANLEYLANE POOLE: Lord Stratford Canning’in Türkiye Anıları; 3.basım, TVYyyn., İstanbul, 1999, s.98).
Canning, 1845 yılı içinde eşine yazdığı bir mektupta da şöyle diyordu:
“Paris’tenayrılmadan bu mektup eline geçecek olursa, Reşit Paşa’ya bir haberyollayıver! Onun için elimden geleni yapıyorum. Son değişikliklerdensonra dönmesi mümkün olacak galiba. Şimdilik ihtiyatlı davransın.”(aynı yerde, s.104).
Canning’in 9 Temmuz 1853’te de yine eşine yazdığı mektupta şu satırlar yer alacaktı:
“Osmanlıhükümeti apansız değişiverdi. Reşit’le, Sadrazam azledildi. O saatpadişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.” (aynı yerde,s.104).

İngiliz elçisi, Reşit
Paşa ile, şüpheye yol
açmamak için gizlice
buluşuyordu

Aynı elçinin 15 Nisan 1854 tarihli mektubundan:
“....iki paşanın cezalandırılmasında ısrar ettim, Vazifelerinden geriçağrıldılar, ceza da görecekler... .” (aynı yerde, s.166).
Günümüzdekideğişiklik, İngiltere’nin yerini Amerika’nın almış olmasıdır!... Ama buarada DSP, MHP ve ANAP koalisyonunda AB’nin dayatmalarına karşıçıktıkları için MHP’li iki bakanın görevlerinden ayrılmak zorundakaldığını da unutmamak gerekir...
Elçilik ve konsolosluktercümanlarının hemen tümü ya Ermeni ya da Rum’du. Bunlar, Osmanlıvatandaşı olmalarına karşın diplomatik bağışıklıklardanyararlanıyorlardı ve hizmetinde oldukları elçilerinkine yakın biretkinlik kazanarak efendileri gibi Osmanlı Devleti’nin içişlerinekarışır olmuşlardı. İş o kerte çığrından çıkmıştı ki, Ziya Paşa, 12Temmuz 1869 günlü ve yurt dışında yayınlanan Hürriyet gazetesinde şöyleyazacaktı:
“... .bir tercümanın saray-ı hümayuna gidüp birkaç sözsöylemesi ile bir sadrazamın azledildiği ve diğerinin bir ifadesi ileaherinin Hariciye Nezaretine tayin olunduğu defaat ile vukubuldu. Birtercümanın Hariciye Nazırının yazı tepsisi üzerinden kalemi alupnazırın eline vererek istediği kelimeyi yazdığı ... .nice keregörüldü.”
Tercümanı böyle yaparsa efendisi elçi ne yapmaz ki: “... .ve bir sefir sadrazamla görüşmek için Babıâli’ye gelerek sadarete[sadrazama] mahsus sandalyanın üzerine kurulup oturduğu ve sadrazamolan zat anın karşısındaki misafir sandalyasında ecnebi gibi büzülüpoturduğu... .” da yine “nice kere” görülecekti. (aynı yerde).
Ne varki, Avrupa devletleri ve onların yerli işbirlikçileri bu kadarlayetinecek değillerdi. Bu nedenle de, Tanzimat adlı kitabındaEngelhardt’ın belirttiğine göre; Rus elçisi Prens Garçakof, 1856Fermanı’ndan 10 yıl sonra bu ferman için  “on yıl önce verilmiş ve hâlâödenmemiş bir çek” demiş bulunuyor. (çev. Ayla Düz, Milliyet yyn.,İstanbul, 1976, s.194). Üstelik, 29 Eylül 1869 günlü Times gazetesi,Osmanlı hükümetlerinin ancak yabancıların malî çıkarlarını koruduklarısürece iş başında kalabileceklerini yazmakta hiçbir sakınca görmüyordu.
Tarih, işte böyle “tekerrür” eder.
1838Balta Limanı Ticaret Antlaşması’nın uygulanması ve kötü yönetim,kaçınılmaz bir biçimde devletin Avrupa devletlerine borçlanması ilesonuçlanmıştır. Ancak, yine de 1854 yılına gelinceye değin bir dış borçyoktu. Kırım Savaşı’na denk gelen bu tarihten sonra ise dış borçlar çığgibi büyüyecek; devlet, Abdülmecit döneminde 16.540.700, Abdülazizdöneminde de 97.708.820 olmak üzere toplam olarak 114.249.520 Osmanlılirası borç altına sokulacaktır.
Böylece de, Osmanlı Devleti’nintoprakları üzerinde ve onun yanı başında ikinci bir devlet gibi ortayaçıkacak olan Düyûn-u Umumiye İdaresi’nin (Genel Borçlar İdaresi’nin)temelleri atılmış olacaktı. Bu kuruluş, alacağını tahsil etmek içindevletin gelirlerine el koymuştu. İstanbul’daki genel merkez binası(bugünkü İstanbul Erkek Lisesi), başbakanlık binasından (bugünküİstanbul valilik binası) daha büyük ve görkemliydi. Bu yolla devletinegemenlik hakkına da ortak olmuş bulunuyordu. Tütün üretiminden eldeedilen devlet gelirine de el koyan Düyûn-u Umumiye, tütün kaçakçılığınıönlemek için silahlı bir güç de oluşturacaktı.
Bugün Türkiye’nin dışborçlarının ne büyük boyutlara ulaştığını herkes biliyor. Bu açıdanbakılınca, devlete borç veren IMF ile Düyûn-u Umumiye İdaresiarasındaki benzerlik çok açıktır. Şu farkla ki, IMF, henüz devletingelirlerine el koymamış, emrinde silahlı bir güç örgütlememişbulunuyor!...

İş çevreleri
Bu dönemde varlıkkazanan iş çevrelerine de kısaca değinmek gerekiyor. Ki bunların çoğuişgal yıllarında karşımıza işbirlikçi olarak çıkacaklardır!...
Prof.Dr.Mümtaz Soysal, bunların niteliğini özlü bir biçimde belirtmiş bulunuyor:
 “Fermanlarınhiçbirinde herhangi bir yatırım bulunmamasına ve hepsinin Padişahlayöneticilerdeki iyi niyete bırakılmış olmasına karşın, gerideki asılzorlayıcı gücün dış baskı olduğu besbelli. Artık Osmanlı İmparatorluğuiyiden iyiye yarı-sömürge durumuna kararlı bulunan batılı devletler,sömürmeleri için istedikleri iç düzeni ve elverişli ticaret ortamınıyaratmaya çalışmakta, Batılı sermaye çevreleri, Osmanlı topraklarındakiyabancıların ve onlara bağlı yerli uzantıların güvenlikle işgörmelerini kolaylaştırmak için, en başta İngiltere’nin baskısıyla,çeşitli önlemlerin alınmasını istemektedirler. İlk bakışta birer’ıslahat’önlemi gibi gözüken bütün bu adımların en önemli sonucu,çoğunlukla tatlısu Frenklerinden, Hıristiyan ya da Musevî azınlıklardanoluşan ve ’komprador’luk yanı ağır basan, yani dış sermayenin yerliişbirlikçisi durumunda olan bir burjuvazinin yaratılması olmuştur.”(Anayasanın Anlamı; 8.basım, Gerçek yyn., İstanbul, 1990, s.29).
Prof.Dr.GültenKazgan, çok yerinde olarak, Tanzimat’la başlayan dönem için  “BirinciKüreselleşme” demektedir. (Tanzimat’tan XXI.Yüzyıla Türkiye Ekonomisi -Birinci Küreselleşmeden İkinci Küreselleşmeye; Altın Kitaplar yyn.,İstanbul, 1999). Bugün küreselleşmenin ne anlama geldiğini artıkyaşayarak öğrendik. O zaman, Tanzimat’la başlayan ilk küreselleşmeninde ne anlama gelmiş olduğunu kolayca kestirebiliriz.
1900’lü yıllaragelindiğinde sermayenin Osmanlı Devleti’ni oluşturan halklar arasındakidağılımı yüzde olarak şöyle olmuştur: Türk 15, Rum 50, Ermeni 15,Yahudi 10, Yabancı uyruk 10 (TEVFİK ÇAVDAR: Osmanlıların Yarı-SömürgeOluşu; Ant yyn., İstanbul, 1970, s.115). Öte yandan, Levantenler(Osmanlı ülkesine sürekli olarak yerleşmiş bulunan Avrupalılar) veOsmanlı Hıristiyanları banka, sanayi ve ticaret kurumlarının %80’inesahip bulunuyorlardı. (aynı yerde, s.110).
Bugün ise sanayi kuruluşlarımızı, büyük işletmelerimizi ve bankalarımızı yabancılara devredip duruyoruz.
Yabancılara toprak satışı
İngilizler, Babı-ali’ye
verdikleri bir projeyle
hazine mallarını satın
alma hakkı istiyorlardı


Açıkçagörüldüğü üzere, Osmanlı Devleti yöneticilerinin Sevr Antlaşmasınıimzalamakta bir sakınca görmemelerine olanak sağlayan gelişmelerin vemandacı kafa yapısını ortaya çıkaran sürecin temeli, 1839’da atılmış,1856’da daha da kök salmıştır. Ancak, olumsuzluklar bu kadar değildir.Tanzimat’ta gerçekleştirilen “reformlar” ın hemen hemen tümüemperyalist devletlerin istekleri ve çıkarları doğrultusunda yaşamageçirilmiştir. Bunlardan biri de, yabancılara toprak satışı ile ilgiliolan düzenlemelerdir.

Örneğin; İngilizler’in 1860’da Babıâli’yeverdikleri bir projeye göre yabancılara yerli halk için söz konusu olanyükümlülüklere bağlı olmaksızın hazine mallarını satın alabilmelerihakkı tanınması istenmiştir. (ENGELHARDT: s.109). Fransa da 1867Şubatında hükümete verdiği bir nota ile vakıf sisteminin kaldırılmasıve özel mülkiyetin geliştirilip yaygınlaştırılması bildirilmiştir.(aynı yerde, s.136). 12 Şubat 1856 günlü Times gazetesinde şusatırların yer almış olması döneme ayrıca ışık tutacaktır:

“Ecnebilerinarazi iştirası [satın alması] için mevcut bütün manilerin izalesi[kaldırılması] ve sağlam bir malî sistemle yollara ve limanlarayatırılan sermayenin temini için karşılık tesisi büyük neticelerini enseri elde ettiren siyasî faaliyetlerdir. Önümüzde zengin ve işlenmemişbir memleket var, garp sanayi bunu elde edebilir.” (DONALD C.BLAISDELL: Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa Malî Kontrolü; çev. HazımAtıf Kuyucak, İstanbul, 1940, s.45).
Bu ortamda Osmanlı Devleti1858’de çıkardığı Arazi Kanunnâmesi ile toprak üzerindeki devletmülkiyetini kaldırarak özel mülkiyeti getirecektir. Ancak, yine deyabancıların eskiden devlete ait olan topraklar üzerinde mülkiyetitanımamıştı. Ne var ki, baskılar sonucu Kanunnâme’de yapılandeğişiklikler sonucunda yabancılara bu hak da çok geçmedentanınacaktır. Sonunda özellikle Ege bölgesinde geniş ve verimli tarımalanları yabancıların mülkiyetine geçecektir.
Cumhuriyet dönemindede yabancıların köylerde (kırsal kesimde) toprak satın almalarıyasaktı. Ancak, Arazi Kanunnâmesi’nde sonradan yapılan değişikliklergibi, AKP’nin yaptığı yasal değişikliklerle onlara bu hak tanınmış oldu.
Düzeltme
Dizi yazımızın dünkü bölümünde “GümrükBirliği Antlaşması’nın Tansu Çiller’in Başbakan, Deniz Baykal’ın daDışişleri Bakanı olduğu dönemde imzalandığını belirtmeden geçmeyelim”cümlesinde Deniz Baykal ismi sehven yazılmıştır. Cümleyi aşağıdaki gibidüzeltir özür dileriz: “Gümrük Birliği Antlaşması’nın Tansu Çiller’inBaşbakan, Murat Karayalçın’ın da Dışişleri Bakanı olduğu dönemdeimzalandığını belirtmeden geçmeyelim.”
Logged
seyyah
Anormal S.Moderator
*

Karizma Puanı: 236
Offline Offline



-->Anormaliz.Com Anormalist Insanların Adresi<--
Mesaj Sayısı: 13081

Cinsiyet: Bay
Nerden:

Aktiflik
Seviye
Deneyim


..::Ruh HaLim::..





« Yanıtla #4 : 16 Ağu 2009, 00:02:01 Paz »

SEVR Dün Yeniden YAŞANIYOR - 5
                                                                              
                        
               
                                                                  
                           
               
            
                                          

Osmanlı çöküş sürecine girmişti
Osmanlıdevletini yönetenler ve kimi eli kalem tutanlar, çöküş sürecine girendevleti ayakta tutmak için Osmanlılık ideolojisine sarılmışlardı
Bugün “Türk vatandaşlığı” yerine  “Türkiyelilik” ya da “anayasal vatandaşlık”kavramının geçirilmesini isteyen ve bu kavramları bir “üst-kimlik”olarak ortaya atan çevrelerin bu girişimleri ile, XIX. yüzyıl boyuncave XX. yüzyılın başlarında resmî ideolojisi olan  “Osmanlılık” kavramıarasındaki koşutluk tartışmasız bir durumdur.
Çok etnik gruplu veçok dinli bir devlet olan Osmanlı Devleti’ni yönetenler ve kimi elikalem tutanlar, artık çöküş sürecine girmiş olan devleti ayakta tutmakamacı ile  “Osmanlılık” ideolojisine sıkı sıkıya sarılmışlardı. Buanlayışına göre; Osmanlı Devleti, çeşitli halklardan oluşmuştu ama,bunlar hep birlikte Osmanlı ulusunu oluşturuyorlardı. Osmanlı olarakçıkarları birdi. Hepsi, Osmanlı ulusunu oluşturan unsurlardı.Aralarında devlet açısından hiçbir fark yoktu. Başka bir deyişle,Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Çerkesler, Boşnaklar, Araplar,Arnavutlar, Türkler vb. hep birlikte Osmanlı idiler. Böylece, “Osmanlı”kavramının  “Türk” demek olmadığı vurgulanmış oluyor, bu nedenle de buetnik grupların devletten kopmayacakları sanılıyordu. Ve eğer bir Türkulusalcılığı ortaya atılırsa öteki halkların da ulusalcılık yapacaklarıdüşünülüyor, bunun da devletin parçalanması ile sonuçlanacağıvarsayılıyordu. Örneğin; İttihat Ve Terakki’nin önde gelenlerindenTunalı Hilmi’ye göre,  “Osmanlılık, Türklük demek değildir. Ne kimseyezarar verir ne de bir milliyete dokunur; böyle olunca, Osmanlıolmayacak kim bulunur?” (ENVER ZİYA KARAL: Osmanlı Tarihi; C. VIII, TTKyyn., Ankara, 1962, s.530).

Osmanlılık ideolojisini Türkler dışındaki halklar hiç bir zaman ciddiye almamışlardı

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları kitabında Osmanlılık için şöyle der:
 “Bumilletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu.Tanzimatçılar ona: ’Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlerebakarak sen de millî bir ad isteme! Millî bir ad istediğin dakikadaOsmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına sebep olursun’demişlerdi. ZavallıTürk vatanımı kaybederim korkusu ile ’Vallahi Türk değilim,Osmanlılıktan başka hiçbir içtimaî zümreye mensup değilim’demeğe mecburedilmişti.” (3.basım, Varlık yyn., İstanbul, 1958, s.34).
Osmanlılık’ınne anlama geldiğini, işgal sırasında Divan-ı Harb-ı Örfi’de Türkçülükyaptığı suçlaması ile yargılanan Ziya Gökalp’e mahkeme başkanınınyönelttiği sorular, çok daha açık bir biçimde ortaya koyar:
 “Bu anâsır-ı gayr-i müslimeyi [Müslüman olmayan unsurları] bazı gûna [değişik] hissiyata sürüklemez mi?”
 “Osmanlılıkbirçok milletlerden teşekkül ettiği [oluştuğu] için onların beynindeki[arasındaki] rabıtayı takviye etmek icap eder. Yalnız içlerinden biriniintihap edip de [seçip de] onların milliyetini meydana koymaya [yani,Türk ulusu üzerinde durmaya] say etmek [çalışmak] tabiîdir ki diğeranasırın [unsurların / halkların] hattâ Müslüman olan diğer unsurların[yani, Araplar, Kürtler gibilerinin] inkisâr-ı kalbini mucip olmaz mı?[kalplerini kırmaya neden olmaz mı?” (Yargılama tutanağı, CELAL BAYAR:Ben de Yazdım; 2.basım, İstanbul, 1967, C.II, s.440-443).

Türkler ancak ulusal bir devlet çatısı altında varlıklarını  sürdürebilirlerdi

Oysa,Türkler dışındaki halklar Osmanlılık ideolojisini hiç de ciddiyealmamışlardır, hatta alay konusu bile yapmışlardır. Kaldı ki, bukavramı devletten kopmanın bir aracı olarak kullanmışlardır. OsmanlıMebusan Meclisi’ndeki Rum mebuslardan Boşo Efendi’nin,  “BenimOsmanlılığım Osmanlı Bankasının Osmanlılığı kadardır” sözü tarihegeçmiştir. Bilindiği gibi, Osmanlı Bankası bir Fransız bankası idi.Yine örneğin; Rum Patrikhanesi’nin Adliye Ve Mezahip [Mezhepler]Nezaretine gönderdiği bir yazıda açıkça,  “Osmanlı milliyeti birtabir-i lisanî [dilde bir deyiş] ise de hakikati halde gayrimevcuttur[gerçekte yoktur].” diyebilmiştir. (Tanin, 16 Şubat 1326).
Talat Paşa, anılarında Osmanlılık anlayışının sonucunu şu sözlerle belirtmiş bulunuyor:
 “Buprensibi temin maksadı ile Jön Türkler, Araplar, Yunanlılar,Arnavutlar, Türkler vesaire gibi yurttaki bütün milletleribirleştirmeyi başarabilecekleri zannediyorlardı. Fakat ihtilali [1908devrimini] takip eden hadiseler maalesef bambaşka bir çehre gösterdi.”(Talat Paşanın Hatıraları; yayınlayan Hüseyin Cahit Yalçın, İstanbul,1949, s.15).

Lozan’da Türkiye’den toprak isteyen Ermeni heyetinin başında Nuradukyan efendi vardı

Gerçektende, Osmanlılık anlayışı devleti ayakta tutmak şöyle dursun,dağılmasında önemli bir etken olmuştur. Hele I.Dünya Savaşı sırasında “Osmanlı vatandaşı”  Ermeniler’in, savaşın bitiminde işgal yıllarında “Osmanlı vatandaşı” Hıristiyanlar’ın başta Rumlar olmak üzereihanetleri tarihin sayfalarına yazılmıştır. Türkler, ancak ulusal birdevlet çatısı altında varlıklarını sürdürebilirlerdi. Nitekim, öyle deolmuştur. Bugün ise, devletimizi yönetenler, tarihten hiç dersalmamışçasına bir üst-kimlik anlayışını yeniden gündeme taşımış, Nemutlu Türküm sözünden duydukları rahatsızlığı dile getirmiş, okullardaiçilen anttaki “Türküm” sözcüğünün kaldırılmasını istemiş bulunuyorlar.Şu sözler ise, Recep Tayip Erdoğan’ın:
 “Türkiye Cumhuriyeti’nde 27etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınmasıgerekmektedir. ’Türkiye Türklerindir’gibi tezler yanlıştır.” (METİNSEVER - CEM DİZDAR: 2.Cumhuriyet Tartışmaları; Başak yyn., Ankara,1993,  s.422).
Bu noktada anımsamak gerekir ki, Birinci Dünya Savaşısırasında ordumuzu arkadan vuran ve Türk halkını katleden Ermeni çetereislerinden Pastırmacıyan ve Papazyan Osmanlı Mebusan Meclisi’ndemebus (milletvekili) idiler. Balkan Savaşı sırasında OsmanlıDevleti’nin Hariciye Nazırı olan Gabriel Nuradunkyan Efendi ise, LozanBarış Görüşmeleri sırasında, Türkiye’den toprak isteyen Ermeniheyetinin başında İsmet Paşa’nın karşısına çıkacaktır. Onun içindir ki,Ziya Gökalp, Türk ulusalcılığının çarpıcı bir anlatımı olan ve Türk’ünvatanında  “çarşısında dönen bütün sermaye” nin Türk’ün olmasınınözlemini dile getirdiği şiirinde diyecektir ki:
Meb’usanı temiz, orda Boşoların yeri yok
Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın.
 
1876 Anayasası
Atatürk, 1876 Anayasasının geçici olarak düşmanlarımızı memnun etmek gayesi ile yazıldığını söylüyordu
“Osmanlı”üst-kimlik anlayışı, 1876 Anayasası’nda 8. ve 17. maddelerinde anayasaldüzeyde anlatımını bulmuştur. Ayrıca, bu anayasa ile Osmanlıgayrımüslimlerine tanınan ayrıcalıklar da genişletilmiştir. Bu anayasaüzerinde ayrıca durmayacağım. Buna karşılık, Atatürk’ün bu anayasa içinTBMM kürsüsünden 1 Aralık 1921’de söylediklerini, bugünlerde AKP’ninyeni bir anayasa yapmak istediğini de göz önüne alarak, burada anmaklayetiniyorum:
 “Artık Avrupalılar bu Devlet-i Osmaniye’nin başlıbaşına kendisini idareye gayrı muktedir [iktidarsız / yeteneksiz]telâkki edilmesi lâzım geldiğini ve binaenaleyh taht-ı vesayete[vesayet altına] almak icap ettiğini kati bir surette beyan ettiler .... İşte o zaman, efendiler, bir paşanın taht-ı riyasetinde [başkanlığıaltında] üçü Hıristiyan olmak üzere on altı memur, on ulema ve ikiaskerden mürekkep [oluşan] bir heyet Babıâli’de toplandı (ElindekiKanun-u Esasî’yi [Anayasa’yı] irae ile [göstererek]) ve bu kitabıyazdı! Bu kitap milleti memnun etmek için milletin arzu ve âmal-ıhakikîyesi [gerçek emelleri] için müspet, maddî mâkes-i tecellideğildir [yani, bunları yansıtmamaktadır]. Efendiler bu kitapdüşmanlarımızı muvakkaten [bir süre için / geçici olarak] olsun memnunetmek gayesini gözetmiş bir kitaptır ... . bu kitabın mahiyetinin,millet ile, hâkimiyet ile, irade-i milliye ile hiç alâkası yoktur ... .Efendiler, bu kitap, üstündeki unvan ile milleti senelerce aldatan vealdattıkça girive-i izmihlâle [dağılıp çökme yoluna] sevk eden birkitaptan başka bir şey değildir. (Paçavra sesleri) Bir paçavradırefendiler.” (Atatürk’ün Söylev Ve Demeçleri; C.I: TBMM’nde Ve CHPKurultaylarında (1919-1938); Türk İnkılâp Enstitüsü yyn., İstanbul,1945, s.200-202).
Logged
Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
çok güsel bir yazı bnce okuyun Yeni Anormal Bayanlar DeLi KıZ 2 201 Son Mesaj 18 Eki 2008, 12:43:08 Cts
Gönderen: ŞOZİ
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
+ -->Anormaliz.Com Alemin £n Geyik Forum Sitesi<--  » Anormaliz  » Ciddi Haber Ajansı » Ateş Hattı (Moderatör: seyyah)Konu:
 SEVR Dün Yeniden YAŞANIYOR (Yazı Dizisi ) Okuyun
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Site Map|Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!


09 Şub 2012, 07:13:44 Prş